BU ilâhî mesaj, her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah katından indirilmedir:[4100]
[4100] Burada Allah için kullanılan ‘Azîz ve Hakîm sıfatları, aynen Kur’an için de kullanılır. Dahası burada bu iki sıfat el-kitâbı da niteleyebilir. Bu da Kur’an’ın şuurlu bir özne oluşuna delâlet eder. Zımnen: Vahiy kendisine özne muamelesi yapanın öznesi olur ve onu inşâ eder. Zira vahiy gerçek bir mürşid-i kâmildir.
bu ilâhî mesajı gerçek bir amaçla[4101] elbette Biz indirdik; şu halde, sadece Zâtına hasredilmiş saf ve samimi bir borçluluk bilinciyle Allah’a kulluk et![4102]
[4101] Bu ve 5. âyette geçen bi’l-hakk, “amaçsızlık” anlamına da gelen bâtılın zıddıdır (Bkz:
14:19, not 20). Ba edatının sebebiyye vurgusuyla mâna şöyle olur: “hakikati beyan nedeniyle..”
[4102] Dîn, köküne nisbetle “Allah’a borçluluk bilincini” ifade eder (Bkz:
107:1, not 1).
Değil mi ki böyle bir borçluluk bilincinin en saf ve samimi olanı, sadece Allah’a has kılınanıdır! O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler, “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (derler).[4103] Şu kesin ki, tartıştıkları her hususta Allah onlar arasındaki hükmü verecektir: çünkü yalanı tabiat haline getiren hiçbir nankörü, Allah asla doğru yola yöneltmez.
[4103] Bu âyet tarih boyunca tüm şirklerin sahte mazeretini ortaya koyar. Esasen şirk Allah’ın ulaşılamaz oluşu düşüncesinden neşet eder. Buradan anlaşılan, şirke bulanmış inanç sahiplerinin şirk nesnelerini birebir Allah yerine koymadıkları gerçeğidir. Şirk koşulanların sadece “aracı” olduğunu onlar da itiraf etmektedirler. Bu da “uzak” Allah tasavvurunun bir sonucudur.
Şayet Allah bir çocuk edinmeyi dileseydi, yarattıkları arasından elbet tercih ettiğini seçerdi. (Ama) O yüceler yücesi bundan münezzehtir: O mutlak otorite sahibi bir tek Allah’tır.[4104]
[4104] Allah’a oğul isnadına dayalı tüm şirkler de yine aynı sapmaya varıp dayanır: Yetersizlik. Zira çocuk edinme, ölümlü olan insanın neslini sürdürme ve destek arama ihtiyacından kaynaklanır.
O gökleri ve yeri gerçek bir amaçla yaratmıştır; o geceyi gündüzün başına sarar, gündüzü de gecenin başına sarar;[4105] yine O, her biri kendi mecrasında belirli bir süreye kadar akıp gidecek olan güneşi ve Ay’ı da bir yasaya bağlamıştır.[4106] Değil mi ki, sadece O mutlak üstün ve yüce olandır, tekrar tekrar bağışlayandır.[4107]
[4105] Kur’an’da gece-gündüz örneğinin geçtiği her yerde olduğu gibi, burada da hak-bâtıl, iman-küfür mücadelesinin tabiatı dile getirilmektedir. Tıpkı karanlığı güneş ve ayla etkisizleştirdiği gibi, küfür ve bâtılı da vahiyle etkisizleştirmeyi dilemiştir.
[4106] “Belirli bir süreye kadar”: Evrenin mutlak ve sonsuz olduğu düşüncesini red içindir. Teshir sırrı için bkz:
22:37, not 58.
[4107] Ğâfir, bağışlayıcılık niteliğine sahip olandır. Ğafûr bağışlayıcılık niteliğinin bir türü değil her türü kapsadığına delâlet eder. Fakat el-Ğaffâr tüm günahları bir seferliğine bağışlama niteliği olana değil, tüm günahları tekrar tekrar sınırsız kez bağışlama niteliği olana denir. Bu isimlerin üçü de Kur’an’da Allah için kullanılır. Bu durumda bu isimlerin üçü de Allah’ın günahkâr kullarındaki üç ayrı duruma mukabil olmalıdır. Birincisi olan Ğâfir zâlimin zulmüne, ikincisi olan Ğafûr zalûmün zulmüne, üçüncüsü olan Ğaffâr da zallâmın zulmüne karşılık olan ilâhî bağış ve affı ifade etse gerektir.
O sizi bir tek canlı varlıktan yaratmış, ondan da eşini meydana getirmiştir;[4108] yine O her iki cinsten dört tür hayvanı[4109] sizin yararlanmanız için emre âmâde kılmıştır;[4110] O sizi (de) annelerinizin karınlarında üç kat karanlığın göbeğinde birbirini izleyen yaratma aşamalarından geçirerek halk etmektedir.[4111] İşte Rabbiniz olan Allah budur: mutlak hâkimiyet O’na aittir: O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Böyleyken, nasıl (gerçeğe) bunca mesafeli durabiliyorsunuz?
[4108] Buradaki nefs’in “Âdem” olduğunu söylemek yoruma açıktır. Dolayısıyla ondan yaratılan “eş”in Havva olduğunu söylemek de öyledir. Arapçada zevc her iki cins için de kullanılır. Nefs ise mânevî dişil bir kelimedir. Yahudi kültüründen Araplara geçen “Kadın kaburga kemiği gibidir, zorlarsan çabuk kırılır” anlayışı nüzul ortamında yaygın kabul görmüş, Efendimiz de “Kadın kaburga/kürek kemiği gibidir..” buyurmuştur (Buhârî ve Müslim). Tabii ki bölgede atasözü haline gelmiş bu sözün aslının Yahudi kültürüne ait olması sözün yanlış olduğu anlamına gelmez. Zira bu söz kadının hassas, nazik ve nazenin yaratılışına bir atıftır. Bu hadis öncekinin girdiği kaynaklara “Kadın kaburga/kürek kemiğinden yaratılmıştır” (Buhari
64:2, 3153) şeklinde de girmiştir ki, bu aynen “İnsanoğlu aceleci bir yaratılışa sahiptir” (
21:37) veya “Allah sizi güçten yoksun yaratmıştır” (
30:54) âyetine benzer bir kullanımdır ve elbette mecazdır.
[4109] Lafzen: “..çiftlerin sekizi..” Deve, inek, koyun, keçi türlerinin erkek-dişi çiftleri kastedilmektedir.
[4110] Buradaki enzele (Krş:
7:26), bir üst âyetteki sahhara ile benzer bir anlama sahiptir.
[4111] Embriyolojik açıdan “üç kat karanlık”, rahim içinde olup cenini saran ve “amniyon, koriyon, decidua” denilen üç koruyucu zarı ifade eder.
Eğer nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama O kullarının nankörlüğünden razı olmaz; fakat şükredecek olursanız, işte O sizin bu tavrınızdan razı olur. Hiç bir yük taşıyıcı, bir başkasının yükünü yüklenip taşıyamaz.[4112] En sonunda dönüşünüz Rabbinizedir: o zaman size yaptıklarınızın (gerçek anlamını) bir bir haber verecektir: çünkü O gönüllerde gizleneni hakkıyla bilir.[4113]
[4112] Vizr için bkz:
20:87, not 68.
[4113] Zatu’s-sudûr için bkz:
8:43, not 49.
Hem ne zaman insanoğlunun başına bir iş gelse, Rabbine yönelerek O’ndan yalvar yakar yardım ister; ama O’nun sayesinde bir nimete kavuşunca da, O’na önceden yalvardığını unutur ve başka varlıkları O’na eş ve denk saymaya başlar: böylece başkalarını da O’nun yolundan saptırır. (Bu gibisine) de ki: “Nankörlüğünle az bir süre keyif sür; ama şunu da iyi bil ki, sen ateşe lâyık birisin.”
Yoksa (böyle biri), gece vakitlerinde secde ve kıyamda durup kendisini ibadete adayan, Âhiret kaygısı taşıyan ve Rabbinin rahmetini arzulayan kimseyle hiç aynı tutulur mu? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[4114] Ne var ki, sadece aktif akıl sahibi olanlar bundan ders çıkarabilir.”
[4114] “Bilgi neyi bilmektir?” sorusunun cevabı. Bu âyet vahye göre bilmenin yönünün ahlâktan bilgiye doğru olduğunu gösterir. Zira âyetin başı eyleme işaret eder ve ahlâk eylemden ayrı düşünülemez. Bu durumda âyetin açılımı şudur: “Hiç haddini bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” İlim, “veri ve data” anlamındaki malumattan farklıdır. İlim, türetildiği alamet mastarının da gösterdiği gibi bir “işaret”tir. Bir bilginin mutlak hakikate hangi açıdan referans olduğu bilindiğinde o “ilme” dönüşmüş olur. Kur’an âlimi bilgisi üzerinden değil, bilginin ahlâkî değeri üzerinden tanımlamış ve değerlendirmiştir: “Allah’a kulları içinde yalnızca (bunun hikmet ve amacını) bilenler hakkıyla saygı duyarlar” (
35:28). Kur’an’ın altın neslinden seçkin sahabi İbn Mes’ud’un şu sözü, bu âyetin bir tefsiri gibidir: “İlim çok rivayet/malumat sahibi olmak değildir, ilim Allah’a olan saygıdan tir tir titremektir (haşyet)” (İbn Hibban, Ravdatu’l-’Ukalâ, h. no: 9). Allah Rasûlü, sahibinde ahlâkî bir değere dönüşmeyen bilgiyi “faydasız bilgi” olarak nitelendirmiş ve bundan Allah’a sığınmıştır (Hakim, Müstedrek). Bu âyet de bütün bu verileri desteklemektedir.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” sorusuna “Neyi bilenlerle bilmeyenler?” diye karşı bir soruyla mukabele edenin alacağı cevap âyetin başıdır: Bu bilgi sahibinin vicdanını harekete geçirip onun iç dünyasını imar edecek, insanı gece yarısı sıcak yatağından kaldırıp Rabbinin huzurunda secdeye vardıracak bir bilgidir. Bu bilgi sorumluluk ahlâkından (takvâ) neşet edip, sahibini sorumlu davranışa (el-âmelu’s-sâlih) sevkeden bir bilgidir. Bu bilgi varlık sancısından yola çıkıp, sahibine kendini doğuracak bir ben idrakini kazandıran bilgidir. “Ben” (eşhedu) diyerek başlayan kelime-i şahadet, ancak o zaman sahibini “Allah’ın şahidi” kılar.
(Ey Rasul!) De ki: “(Allah şöyle buyurur): Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; akıbet, bu dünyada iyilik yapanları (öte dünyada) güzellikler beklemektedir; iyi bilin ki Allah’ın arzı geniştir: şüphesiz sabredenlere, karşılıkları hesapsız verilecektir.”
De ki: “Elbet ben, dini Allah’a has kılarak O’na aracısız kulluk etmekle emrolundum;
bir de, Allah’a teslim olanların önderi olmakla emrolundum.”
Duyur: “Eğer ben Rabbime isyan etmiş olsaydım, korkunç bir günün azabından dehşete düşmem gerekirdi.”
İlan et: “Ben, dinimi yalnız Allah’a has kılarak O’na aracısız kulluk ederim.
Artık siz de, O’nu bıraktıktan (sonra) neyi tercih ederseniz ona kulluk edin!” Uyar: “Gerçek şu ki, asıl hüsrana uğrayanlar, Kıyamet Günü hem kendilerini hem de yakınlarını hüsrana uğratanlardır:[4115] bakın bu, işte bu değil midir açık kayıp?
[4115] Allah insanı bizzat kendisine zimmetlemiştir. Bu yüzden insanın en büyük emaneti kendisidir. Hasirû enfusehum, “kendini kaybetmeyi” ifade eder. Kendini kaybedenin kazanacağı hiçbir şey yoktur.
Onları, üstlerinden ateş tabakaları kuşatacak, altlarından da (ateş) tabakaları…” İşte bu yolla Allah kullarının kalbine korku salıyor.[4116] Ey kullarım! Bana karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun!
[4116] Neden “korku salıyor”? Zira Allah insanın hasmı değil dostudur. İnsanın korkusunu istismar etmeyen yegâne mercidir. İnsanın korkusunu yine insanın kendi lehine kullanır; zira O’nun insanın korkusundan elde edeceği hiç bir çıkar yoktur.
Putlaştırılmış azgın kişilere[4117] kulluğa yanaşmayan ve Allah’a yönelen kimseler var ya, işte asıl müjdeyi onlar hak ediyor: şu halde bu kullarımı müjdele!
[4117] Tağut, “tuğyanı otorite kılan” anlamına gelir. Bir sonraki âyetin zıddı olduğu düşünülürse “gücün sözünü, sözün gücüne hâkim kılan otoriteler” demektir. Tekili ve çoğulu bir olan tâğût’un burada çoğul kullanıldığı ya‘buduhâdaki zamirden anlaşılmaktadır.
O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar:[4118] İşte Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, aktif akıl sahipleridir.[4119]
[4118] Sözün gücünün ve düşünceye saygının bundan daha iyi bir ifadesi olamaz.
[4119] el-Elbâb: Her ne kadar tekili zor söylendiği için çoğul kullanıldığı söylense de (İtkân II, 301), bizce bu kelimenin hep çoğul gelmesi tasavvur da dahil tüm akletme süreçlerini kapsadığı içindir. Tasavvur terimlerle oluşur, terim ve kavramların anlamları da toplumsal mutabakat yoluyla oluşur. Lebbe hem “gerekli ve sabit olana”, hem de “bir şeyin en kaliteli haline ve en değerli yanına” delâlet eder. Akla bu yüzden lubb denilir. Burada çoğul geldiğine göre sadece akla değil, başta akletme yeteneğinin çıkış noktası olan tasavvur olmak üzere akletme sürecinin tamamını ve bu sürece dahil olan akleden kalp, fıtrat, vicdan, muhayyile gibi yetileri ifade etse gerektir.
Ne o, hakkında azap vaadi gerçekleşmiş olan kimseyle (böyle olmayan) kimse bir olabilir mi? Şimdi, ateşin göbeğine düşmüş birini sen kurtarabilir misin?
Öte yandan Rablerine karşı sorumlu davrananlar, altından ırmakların aktığı üst üste inşâ edilmiş yüce cennet köşklerine sahip olacaklar. Bu Allah’ın vaadidir: Allah vaadinden asla dönmez.[4120]
[4120] Allah sözünden dönmez; ya insan? Zımnen: Şirk koşarsan fıtrat sözleşmesine ihanet etmiş olursun ey insan!
(EY İNSAN!) Görmez misin ki Allah yağmuru gökten indirdi; ve onu yeryüzünde kaynaklar halinde akıttı; sonra da onunla farklı renklerde bitkiler çıkardı; ve nihayet onları kuruttu: artık sen onları sararmış görürsün; en sonunda onu da çer çöpe çevirecektir. İşte bütün bunlarda aktif akıl sahipleri için alınacak bir ders mutlaka vardır.[4121]
[4121] O ders şudur: Vahiy yağmurdur. Yağmur her daim ve her yerde yeşertir. Fakat, yağmur da toprak da mevsimlerin yasasına tâbidir. Hakikat solmaz ve eskimez, fakat onun canlandırdığı insan bilinci solar ve unutur. İşte o anlarda zikr olan vahiy hakikati tekrar hatırlatır.
Ne o! Yoksa Allah’ın gönlünü İslâm’a açtığı ve böylece Rabbinden bir ışık[4122] üzere olan kimse, Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıp kalpleri katılaştığı için kendisine yazık eden kimseyle bir tutulur mu?[4123] Böyleleri apaçık[4124] bir sapıklık içindedir.
[4122] Vahyin sıfatı olan nûr, kaynağı görünmeyip eşyayı görünür kılan ışıktır.
[4123] İbn Mes’ud aktarıyor: Bu âyeti Nebi okuduğunda “Allah kişinin gönlünü İslâm’a nasıl açar?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Nûr (akleden) kalbe girer, kalp aydınlanır ve arınır” (Râzî).
[4124] Mubîn, “açık ve açıklayıcı” (Bkz:
12:1, not 2). Yani: örtülemeyecek kadar açık ve sapıtma sebeplerini tüm unsurlarıyla gözler önüne seren bir sapıklık.
Allah, öğretilerin en güzelini, birbiriyle benzeşen[4125] ikişerlilerden oluşan bir kitap olarak indirmiştir:[4126] (öyle bir hitap ki), Rablerine karşı derin bir saygıyla titreyenlerin ondan dolayı tenleri ürperir; ardından Allah’ı(n sonsuz rahmetini) hatırlayınca kalpleri ve tenleri yatışır. İşte bu Allah’ın hidayetidir: tercih edeni/tercih ettiğini bununla doğru yola ulaştırır.[4127] Allah’ın saptırdığı kimse,[4128] artık asla yol gösterici bulamaz.
[4125] Mesânî, Kur’an’ı anlamanın anahtarıdır ve “ikişerliler” anlamına gelir. “İkişer” anlamına gelen mesnânın çoğuludur. Kur’an’da anlamı kapalı ve yarım olan müteşabih âyetlerin açık ve tam anlamlarına nasıl ulaşacağımızın formülü, Kur’an’ın “ikişerli sisteminde” gizlidir. Kur’ani hakikatler ve hükümler, bazı yerlerde bir bütün halinde ve açık seçik olarak gelir. Bu âyetlere muhkem denir. Bazı hükümler ise konuları birbirine benzeyen âyet veya pasaj çiftleri halinde gelir. Bu bazen aynı surenin içinde iki âyet veya pasaj olabileceği gibi, bazen de ayrı surelerin içinde iki âyet veya pasaj olabilir. Adeta bir hüküm cümlesinin yazıldığı kâğıdın iki ayrı yere saklanması gibi bir şeydir bu “ikişerliler” sistemi. Onları bulmak için: 1) Kur’an’ı tertîl üzere “sindire sindire” okumalı (
73:4). 2) Muks üzere, yani “üzerinde dura dura” okumalı (
17:10). 3) Te’vîli, yani müteşabih âyeti muhkem hedefe çevirmeyi bilmelidir (
3:7). Bunları yapabilmek için de Kur’an’ın üç özelliğini akılda tutmak şartır: 1) Muneccemen indirilmiştir (
53:1). Yani “Söz öbekleri” halinde peyderpey, necm necm indirilmiştir. “Söz öbekleri” olan necmlerinin/paragraflarının ‘burçlarını’ bilmek gerekir. 2) Mufassal kılınmıştır (
6:114). Yani “anlam öbekleri” halinde tasnif edilmiştir. 3) Kur’an kur’an bölünüp işlenmiştir (
17:10). Yani “konu konu” işlenmiştir. Kur’an’ın bu özelliklerini göz önünde bulunduran herkes, bir âyetteki kapalılığın, o âyetin anlam eşi ile birlikte okunduğunda açıldığını hayranlıkla görecektir. “Kur’an Kur’an’ı tefsir eder” ilkesinin açılımı da budur. Eğer böyle yapılmaz da, kitaba uymak yerine kitabına uydurmak isteyenlerin yaptığı gibi parçacı bakılırsa, bir tek anlamın pay edildiği âyet çiftlerinin her ikisinin anlamı da yanlış olacaktır.
Âl-i İmran 7’de muhkem-müteşabih eşleştirmesi yapılırken, burada müteşabih-müteşabih (mesânî) eşleştirmesi yapılmıştır. Oradaki özellikle âhiret ve gayp gibi muhkem âyetlere başvurularak anlaşılacak müteşabihlerdir. Buradaki ise ahkâm ve muamelat gibi, anlamın âyet çiftleri arasında pay edildiği müteşabihlerdir. Nitekim İbn Abbas da, buradaki müteşabihliği “âyetlerin birbirine benzemesi” olarak tanımlar. Mesânî özelliğinin işaret ettiği bir başka husus, Kur’an’ın baştan sona çift/zıt kutuplu sisteme sahip olmasıdır. Esasen bu, mahlukatın yasasıdır. Kur’an varlığı tefsir ederken varlığın yasasına uymuştur, o kadar. Mesânî özelliği, vahiy-olgu ikilisi üzerinden de okunabilir. Vahyin kaynağa bakan yüzü tenzîl, olguya bakan yüzü inzâl ile ifade edilir (Bkz:
12:2, not 3’ün sonu). Buna göre “benzeşen ikişerliler”, vahiy-olgu ikilisinin birbiri ile örtüşmesine yorulabilir. Allahu a’lem.
[4126] Burada tüm Kur’an için kullanılan mesânî özelliği, Hicr 87’de daha özel bir anlamda gelir.
[4127] Çevirimizin gerekçesi, men ile birlikte gelen yeşâ’ filînin çift özneyi (insan ve Allah) gören konumudur (Bkz:
24:21, not 24). Bu tür her ibâre; “O, doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır” (
47:17) âyeti ışığında anlaşılmalıdır.
[4128] Bu ve buna benzer tüm ibâreler Bakara 26 ışığında anlaşılmalıdır.
Ne o! Yoksa Kıyamet Günü azabın en beterinden kendisini yüzüyle[4129] korumaya çalışan kimse, (güven içindeki) kimseyle aynı olur mu? Zalimlere (o gün) “Daha önce kazandıklarınızı şimdi tadın bakalım!” denilecek.
[4129] Zımnen: “ellerini kullanamadığı için”. Bunun nedeni ise, ya azabın gözleri yuvalarından fırlatan ve sahibini panikleten dehşetinden elin kolun tutmaması (21: 97,103) ya da kelepçelenmiş olmasıdır (
14:49 ve
38:38). Kendisini azaptan yüzüyle korumak, zımnen çaresiz kalmak ve korunamamak demektir.
Onlardan öncekiler de hakikati yalanlamışlardı; bunun üzerine, nereden geldiğini anlayamadıkları azap onları bulmuştu.
Sonunda Allah onlara bu dünyada onursuzluğu[4130] tattırdı: ama âhiret azabı elbet daha beterdi; keşke bunu olsun bilselerdi.
[4130] Hizyin bu anlamı için muhtemelen ilk kullanıldığı yer olan
20:134’ün 127 nolu notuna bkz.
DOĞRUSU Biz (hakikati) bu ilâhî mesajda,[4131] belki düşünüp ders alırlar diye insanlara her türlü dolaylı anlatım tarzını kullanarak aktardık;[4132]
[4131] Kur’an’ı bu şekilde çevirimiz için bkz:
10:15, not 26.
[4132] Krş:
17:89 ve
18:54, not 66.
(ve onu) hiçbir çarpıklığa[4133] meydan bırakmadan Arapça bir hitap olarak (indirdik): belki sorumluluklarını idrak ederler.[4134]
[4133] ‘Ivec için krş:
18:1, not 1.
[4134] Vahyin Arapça indirilmesi “açık ve anlaşılır bir dille indirilmesi anlamına gelmektedir (Bkz:
43:3, not 3 ve
16:103, not 116).
(Bu bapta) Allah size hepsi birbirine rakip birçok ortağın emri altında bulunan bir adamla, sadece bir kişiye bağlı bir adamın durumunu misal gösterir: bu ikisinin durumu eşit midir? Allah’a hamd olsun ki hayır, ama[4135] onların çoğu bunu kavramaktan bile âcizdirler.
[4135] Buradaki bel edatı “..hayır, ama..” vurgusuna sahiptir.
Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler:
En sonunda hepiniz Kıyamet Günü Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız.
Allah hakkında yalan söyleyen ve ayağına kadar geldiği halde gerçeği yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç inkârda ısrar edenler için cehennemde yer bulunmaz mı?[4136]
Ama doğruluğun tarafında yer alan ve hakikati tüm kalbiyle tasdik eden kimselere gelince: işte sorumluluklarını idrak eden onlardır.
Tercih ettikleri her şey Rableri katında onları beklemektedir: Bu da iyi davrananların ödülüdür.
Şöyle ki: Allah onların yaptıklarının en kötülerini örter ve onları yapageldiklerinin en iyisiyle ödüllendirir.[4137]
HİÇ Allah kuluna yetmez mi ki, onlar seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar?[4138] Ve Allah kimi yoldan saptırırsa, artık onu doğru yola getiren olmaz;
[4138] Zımnen: Allah yetmezse kim yeter? Tüm şirke dayalı sapmalar, Allah’ın yetersizliği sapık fikrine dayalıdır. Bu nedenle şirk, özünde Allah’ın yetersiz olduğunu iddia etmek demektir.
ama Allah kimi de doğru yola yöneltirse, artık onu doğru yoldan kimse çıkaramaz.[4139] Değil mi ki Allah tarifsiz bir izzet ve şeref sahibidir, kişinin yaptığını yanına kâr bırakmayandır.[4140]
[4139] Bu iki âyet, 23. âyet ışığında anlaşılmalıdır.
[4140] Nekame, “bir şeyi ve ondan sadır olan ayıbı inkâr etti” demektir. İntikâm, “birinin yaptığı kötülüğün acısını ona tattırmak”tır.
Ve eğer onlara “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, kesinlikle “Allah’tır” derler. Sor onlara: “Allah dışında yalvarıp yakardığınız varlıklara hiç baktınız mı? Eğer Allah benim için bir zarar murad etse, O’ndan gelecek zararı onlar def edebilirler mi? Veya bana bir rahmet dilese, onlar O’nun rahmetine engel olabilirler mi?” İlan et: “Allah bana yeter! Artık O’nun (kuluna yeteceğine) güvenen herkes, sadece O’na dayansın!”
Uyar: “Ey kavmim! Siz kendinize yakışanı[4141] yapınız! Şunu iyi biliniz ki ben de (kendime yakışanı) yapmaktayım. Unutmayın ki, zamanı gelince onlar bilecekler
[4141] Ya da: “konumunuza uygun olanı”. ‘Alâ mekânetikum, kâne kökünün de işaret ettiği gibi mekânî değil, makâmî bir konumu ifade eder.
muhatabını alçaltan (dünyevî) azabın kimi gelip bulacağını ve (âhiretteki) kalıcı cezanın kimin başına çökeceğini…
Hiç şüphe yok ki, bu ilâhî kelâmı insanlık için (gerçek) bir amaca mebni olarak[4142] sana Biz indirdik: Artık kim doğru yolu seçerse bu kendi lehinedir; ama kim de saparsa sadece kendi aleyhine sapmış olur: sen onların tercihinin savunucusu değilsin.
[4142] Bi’l-hakkı çevirimizin gerekçesi için bkz:
14:19, not 20.
Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır: Derken[4143] ölümüne hükmettiklerini (katında) tutar, geri kalanları sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar (geriye) salar.[4144] Kuşkusuz bunda, düşünen bir toplumun alacağı bir ders mutlaka vardır.
[4143] Fâ, musahabe vurgusuyla çeviriye yansımıştır.
[4144] Kur’an’daki insanın beşerî ölümüne ilişkin tüm atıflar bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. Âyette kullanılan teveffi ruha, mevt ise bedene nisbet edilir. Birincisi insanın aşkın tarafını, ikincisi içkin tarafını ifade eder. İnsanın ölümü anında ruhlar Allah’ın emrine vefa göstererek teveffi eder. Secde 11’de ölüm meleğine, En’âm 61’de elçilere isnat edilen “ölüm” burada Allah’a isnat ediliyor. Bu üçünü şöyle telif edebiliriz: Allah’ın yasalarına göre insanı hayata bağlayan bağların kopması mevt anlamında “ölüm”dür. İşte bu an geldiğinde Allah emaneti olan ruhu teveffi ettirmektedir. Âyetteki “uykuda tutar”, zımnen “canı bedende, ruhu ise serbest tutar” mânasına gelebilir. Hz. Ali’ye göre bazı rüyalar uykuda serbest bırakılan ruhun seyahati sonucunda gördükleridir. Beden ruhun evidir. Uykuda evinden çıkar, uyanma sırasında tekrar gelir. Ölüm, evin yıkılmasıdır. Yeniden yaratılış gerçekleşinceye kadar ruh artık evine dönemez. İlâ ecelin musemmâ için bkz:
11:3, not 7 ve
16:61, not 60. Buradaki hayat ve ölüm, mecazen iman ve küfre işaret eder. Zaten 41. âyetle bu âyet arasındaki bağlantı bunu göstermektedir. Âyetin düşünen topluma hitap eden sonu da, buradaki hayat ve ölüm örneğinin lafzî anlamının ötesinde, tıpkı “sen ölülere işittiremezsin” (
27:80) âyetindekine benzer mecazî imalar taşıdığına işarettir (Râzî).
Yoksa onlar, Allah’ın astlarından (hayalî) şefaatçiler mi buldular? Onlara şunu sor: “Ne yani! Hiçbir şeye güçleri yetmese, akılları ermese de mi?”[4145]
De ki: “Şefaat yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir:[4146] Gökler ve yerin mutlak otoritesi (de) O’na aittir: sonunda sadece O’na döndürüleceksiniz.”
[4146] Krş:
34:23, not 41. Tüm şefaat âyetleri bu âyet ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet açık ve net olarak şefaati yalnızca Allah’a tahsis etmektedir. Bu durumda illâ istisna edatıyla gelen ve “ancak onun izin verdikleri müstesna” gibi bir karşılığı olan ibâreler bu âyetle çelişmeyecek bir biçimde anlaşılmak zorundadır (izahı için bkz:
74:48, not 39). Burada şöyle bir soru akla gelebilir: İstisna cümleciğiyle gelen âyetleri bu âyet ışığında anlamak yerine, bu âyeti onlar ışığında anlayamaz mıyız? Mesela burada, âyette olmayan bir parantez içi takdir kullanarak, âyeti “Şefaate (izin verme) yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir” şeklinde anlayamaz mıyız? Bunun biri “asla, hayır” olan, diğeri de “evet” olan iki cevabı vardır:
1) Kur’an’da içinde “şefaat” geçen âyet sayısı 25’tir (
2:48;
2:123;
2:254;
2:255;
4:85;
6:51;
6:70;
6:94;
7:53;
10:3;
10:18;
19:87;
20:109;
21:28;
26:100;
30:13;
32:4;
34:23;
36:23;
39:43;
39:44;
40:18;
43:86;
53:26;
74:48). Bunlardan 23 tanesinin belâgat çatısı “olumsuzlama” (nefy) üzerine kuruludur. Bu olumsuzlama lâ, mâ, men, leyse, lem, em ile yapılır. Geriye kalan ikisinden biri müşriklerin ağzından nakil (
10:18), diğeri de şefaati tamamıyla Allah’a hasreden bu âyettir. Bu durumda 25’ten geriye kalan 2 âyet de delâleten menfi çatıya dahil olurlar. Bu olumsuz çatı garip değildir. Zira Kur’an şefaatten, şefaati isbat için söz etmez. Muhatapları inkâr ediyormuş da, Kur’an onları şefaate imana çağırıyor değildir. Durum tam aksinedir. İlk muhatapların, Allah’ın astları olarak (min dûnillah) daha başkalarına kulluk etme gerekçeleri, onların kendilerine şefaat edeceğine olan inançlarıdır. Bu hakikat, tam da bu sûrenin 3. âyetinde dile gelen hakikattir: “O’ndan başkalarını sığınacak otorite edinenler, ‘Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ (derler)”. Kur’an şefaat konusundaki âyetleri menfî çatı üzerine kurarken, işte muhatapların bu sapık şefaat inançlarını hedef alıyordu. Bütün bunlardan dolayı, istisna cümleleriyle gelen âyetler bu âyet ışığında anlaşılmak zorundadır.
2) Tam bu noktada zorunlu olarak şu soru sorulacaktır: Peki, şu halde şefaati reddeden âyetlerin tümü de buradaki gibi mutlak red ve Allah’a tahsis ile gelmek yerine, bir kısmı neden istisna cümlesiyle geldi? Evet, 25’ten 8 tanesi istisna cümlesiyle gelmiştir. Üstelik bunlar standart kalıpta da değildirler. Özellikle Necm 26, Meryem 87 ve Zuhruf 86’da kullanılan üslûp, istisnayı dikkate almamızı gerektirir. Son bir soru: Hem tüm şefaatle ilgili âyetleri şefaati yalnız Allah’a has kılan bu âyet ışığında anlayacağız, hem de istisnayı dikkate alacağız: bu çelişki olmaz mı? Çelişki insanın zihnindedir, Kur’an’da çelişki olmaz. Bunun açıklaması şudur: İstisna cümlelerinde izin verilecek şey “şefaat” değil, “Allah’ın şefaatini takdim etme, bildirme” iznidir. Tıpkı elçilerin Allah’ın insanlığa gerçek şefaati olan vahyi iletmeleri gibi. Âhirette Allah’ın şefaati en büyük ödüldür. O ödülü takdim ve tevdi etme izni verilenler de ödüllendirilmiş olurlar. Ödülün elinden alındığı kimse ödülün sahibi değildir, ödülün sahibi Allah’tır. Allah birine ödül vererek, diğerine ödül verdirerek, ikisini de ödüllendirmektedir (Bkz:
74:48, not 39).
Ve ne zaman Allah tek başına anılsa, âhirete inanmayanların kalpleri tiksinti duyar; ne zaman da O’nun dışında başka varlıklar anılsa, bu kez aynı kimseler sevinçten uçar.
De ki: “Allah’ım! Ey göklerin ve yerin ilk yaratıcısı! Ey idraki aşan hakikatleri de, idrak edilenleri de bilen! Kullarının tartıştıkları konularda, aralarında son sözü söyleyecek olan yalnızca Sensin, Sen!”
Ve eğer yeryüzünün tüm serveti, hatta onun bir kat fazlası zulümde ısrar edenlerin olsaydı, Kıyamet Günü çarptırılacakları cezadan kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi; zira (o gün) daha önceden hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından ortaya çıkarılacak[4147]
[4147] Yani orada içler dışa dönecek, herkes gerçek kişiliği ve maskesiz yüzüyle arz-ı endam edecek (Krş:
6:28, not 20).
ve önceden yaptıkları her kötülük önlerine konacaktır; sonuçta alay edegeldikleri gerçek, kendilerini çepeçevre kuşatmış olacaktır.
İŞBU nedenle, ne zaman insanın başına bir zarar gelse Bize yalvarır; daha sonra kendisi katımızdan bir nimete kavuşsa “Bu servete ben sadece ve sadece kendi bilgim ve becerim sayesinde ulaştım” der;[4148] ama hayır, aksine o bir sınav aracıdır: ne var ki onların çoğu bunu dahi kavrayamamaktadır.
[4148] Krş: Âyet 8. Kârun örneği için bkz:
28:76-82.
Doğrusu onlardan öncekiler de böyle demiştiler: fakat kazanageldikleri şeyler kendilerine hiçbir yarar sağlamamıştı.
En sonunda kazandıklarının kötü sonuçları gelip onları bulmuştu. İşte şu zulmeden kimseleri de, kazandıklarının kötü sonuçları gelip bulacaktır: ve onlar asla (Allah’ı) atlatamayacaktır.
Şimdi onlar bilmezler mi ki, Allah hak ve tercih edenin/tercih ettiğinin rızık alanını genişletir, hak ve tercih etmeyenin/tercih etmediğinin alanını sınırlandırır.[4149] Elbet bunda, inanan bir toplumun mutlaka alması gereken dersler vardır.
[4149] Allah’ın rızık dağıtımı, insanın yetenek ve çabasının da dahil olduğu ilâhî bir değerlendirmenin sonucudur. Dünyevîleşmiş akıl “açlık evrensel, ihtiyaçlar sınırsızdır” derken, vahyin inşâ ettiği akıl “rızık evrensel, paylaşmak sorumluluktur” der.
(ALLAH’IN şu müjdesini) ilet: “Ey hadlerini aşıp kendilerini israf eden kullarım! Allah’ın rahmetinden asla umut kesmeyiniz![4150] Allah bütün günahları affedebilir:[4151] çünkü O, evet O’dur mutlak bağışlayıcı, sonsuz rahmet kaynağı!”
[4150] Allah’ın rahmetinden umut kesmek rahmete sırt dönmektir. Zira umut kalbin duasıdır.
[4151] Yani, ‘af dileyip tevbe eden herkesin günahını affeder.’ Abdullah b. Mes’ud bu âyeti “dilediği kimsenin bütün günahlarını” şeklinde anlamıştır (Ferrâ).
İmdi, azap gelip sizi bulmazdan önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun; Aksi halde yardıma nail olamazsınız.
Ve bu azap siz farkında değilken ansızın gelip çatmadan önce,[4152] Rabbiniz tarafından siz (insanlara) indirilmiş olan en mütekâmil vahye uyun
[4152] Azabı görünce yapılan “Firavun imanı”, özgür iradeye dayalı serbest bir seçimin ürünü değildir. (Krş:
40:85)
ki, hiç kimse, “Allah’a karşı yabancılaştığım ve gerçeği alay konusu yaptığım için vay benim halime” demesin!
Veya “Eğer Allah beni doğru yola iletseydi, elbet ben de müttakiler arasında olurdum” demesin!
Ya da azabı gördüğü zaman, “Keşke bana bir fırsat daha tanınsaydı da iyiler arasına girseydim” demesin!
(Allah onlara şöyle diyecek): “Tam aksine sana âyetlerim gelmişti de, sen onları yalanlamış, küstahça büyüklenmiş ve hakkı inkâr edenlerden olmuştun.”
Ve Kıyamet Günü Allah hakkında yalan söyleyenlerin suratlarının kapkara kesildiğini göreceksin: Hiç küstahça böbürlenenler için cehennemde yer bulunmaz mı?
Allah sorumluluklarını yerine getirenleri, bu alandaki başarıları sebebiyle kurtaracak;[4153] kötülük de hüzün de onların semtine asla uğramayacak.
[4153] Ya da mefâzenin mekân ismi oluşuna ve mefâzâtihim okuyuşuna dayanarak: “kurtuluş mekânlarına ulaştıracak” (Râzî ve İbn Âşûr).
ALLAH her şeyi yaratandır ve O tek savunucu otoritedir;[4154]
[4154] Vekîl’in bu bağlamdaki anlamı için bkz:
17:2, not 9.
Göklerin ve yerin anahtarları O’na aittir. Ve Allah’ın âyetlerini ısrarla inkâr edenlere gelince: asıl kaybedenler işte onlardır.
De ki: “Ey kendini bilmezler güruhu![4155] Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?”[4156]
[4155] Buradaki cahillik ile bilgi yolculuğu anlamında bir bilmezlik durumu değil, bir “kendini bilmezlik” durumu kastedilmektedir.
[4156] Zımnen: “Kula kul olmamı mı öneriyorsunuz?”
Doğrusu sana ve senden öncekilere (insanoğluna iletilmek üzere) şöyle vahyedilmişti: “(Ey insan!) Eğer Allah’a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gidecek, üstelik büsbütün kaybedenlerden olacaksın!
Asla böyle yapma;[4157] sen yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol!”
[4157] Bel edatının bu bağlamdaki en uygun karşılığı.
Nitekim onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler; oysa bütün yeryüzü Kıyamet Günü O’nun tasarrufundadır;[4158] gökler ise O’nun kudret eliyle dürülmüştür:[4159] Yüceler yücesi olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesinde aşkın bir varlıktır.[4160]
[4158] Yeryüzünün tasarrufunun sadece Allah’a has kılınması, büyük bozuluş günü (kıyamet) yeryüzünün sistemin diğer unsurlarından ayrı tutulacağına delâlet eder gibidir. Bu da, dünyamızın müstesnalığını ve biricikliğini teyit eder mahiyettedir. Bu âyetten, dünyanın kitap sayfaları gibi dürülüp katlanacak olan kâinattan ayrı tutulacağı sonucuna varılabilir (
21:104). Allahu a‘lem.
[4159] Lafzen: “sağ eliyle..” Bu âyet, mecaza ya da hakikate hamledilerek yapılan tüm yorumların ötesinde, yaratıcı kudretin azamet ve heybeti karşısında yaratılmışlar âleminin ne kadar cılız, âciz ve yetersiz kaldığının edebî ve ebedî bir ifadesidir (Krş:
21:104, not 104 ve 105).
[4160] Krş:
30:40 ve ayrıca subhâneh hakkında bkz:
17:1, not 1.
Ve sura üflenecek:[4161] derken Allah’ın tercih ettikleri dışında[4162] göklerde ve yerde bulunan herkes (dehşetten çarpılmışçasına) düşüp bayılacaktır.[4163] Sonra sura bir daha üflenecek: o zaman onlar yerlerinden doğrulup (sonlarını) bekleyecekler.
[4161] Ya da Katâde’nin suver okuyuşuna dayanarak: “suretlere (ruh) üflenecek” (Ferrâ).
[4162] Hasan el-Basri’ye göre “Allah’ın tercih ettiği” ile “Allah” kastedilmektedir (Mâverdi).
[4163] Benzer bir âyet için bkz:
27:87. “Büyük bir tehdit karşısında dehşetten yere yığılma“ anlamına gelen sa’ika A’râf sûresinin 143. âyetinde de “bayıldı” anlamına kullanılmaktadır.
Ve yer[4164] Rabbinin nuruyla aydınlanacak, tutulan kayıtlar ortaya konulacak, nebîler ve (diğer) tüm şahitler huzura getirilecek; onlar arasında adâletle hükmedilecek ve kendileri asla zulme uğramayacaklar.
[4164] Râzî bu “yer”in dünya olmadığını söyler ve delil olarak da İbrahim sûresinin 48. âyetini gösterir.
Zira herkese tüm yaptıklarının karşılığı eksiksiz verilecektir: nasıl olsa O onların yaptığı her şeyi bilmektedir.
İnkârda direnenler de, guruplar halinde cehenneme sürülecek. Oraya vardıklarında, (cehennemin) kapıları açılacak; ve oranın muhafızları onlara “Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini ulaştıran ve sizi (hesap vereceğiniz) bu güne karşı uyaran elçiler gelmemiş miydi?” diye soracaklar. Sahi, küstahça böbürlenenler için ne berbat bir meskendir orası!Onlar: “Elbette geldi!” diyecekler; ne var ki inkâr edenler hakkındaki azap hükmü kesinleşmiş olacak.
Onlara denilecek ki: “İçinde yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!”
Rablerine karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar ise guruplar halinde cennete buyur edilecekler. Kapıları zaten açılmış bulunan cennete vardıklarında,[4165] oranın muhafızları kendilerine şöyle diyecek: “Selam olsun size! Safa başınıza! Ebedî kalmak üzere buyursunlar!..”
[4165] Vav’ın hâliye mânasıyla.
Onlar da şöyle mukabele edecekler: “Bize ettiği vaadi gerçekleştiren, bizi bu uçsuz bucaksız[4166] mekâna vâris kılan ve bizi cennette tercih ettiğimiz yere yerleştirecek olan Allah’a hamd olsun!” Bakın, çalışıp çabalayanların ödülü ne de güzelmiş.
[4166] ‘Ardın kök anlamına dayanarak bu anlama ulaşılmıştır.
Ve sen, meleklerin Allah’ın hükümranlık makamı çevresinde halkalanıp hamd ile Rablerinin sonsuz yüceliğini dile getirdiklerini görürsün.[4167] Ki (o gün) herkes hakkında adâletle hüküm verilmiş ve şöyle denilmiştir: “Hamd olsun âlemlerin Rabbi Allah’a!”[4168]
[4167] Secde ederek emrine âmâde oldukları insan oğluna verilen ödül meleklerin dahi gözünü kamaştıracak ve bu manzara karşısında cûş u hurûşa gelecekler. Zımnen: İnsanın aldığı büyük ödülde paylarının olmasına sevinecekler ve şeytan gibi insana düşman olmadıkları için hamd edecekler (Bkz:
2:30-34).
[4168] Zımnen: Ey insan! Hamdlerin tümüne neden sadece Allah lâyıkmış, şimdi anladın mı?